PENDİKLİ YAZARLARIMIZDAN ZAFER KARALAR'DAN  ÖYKÜLER

<< O Kadın >>   << Balkon >>   << Dünden Yarına >>   << Zühal >>   << Zergün'ün Dünyası >>   << Umudun Ayak İzleri >>


O KADIN
    Çocukluğumda ben ağlamanın güzel bir şey olduğunu sanıyordum. Çünkü. ağladığım zaman annem istediklerimi veriyordu. Bir gün annemi ağlarken gördüm. En sevdiğim oyuncaklarımı verdim ona. Daha çok ağladı... Annemin o gün neden ağladığını anlayacak kadar büyüdüğüm zaman babamı hiç sevmez oldum...

    Ailenin tek çocuğuydum. Okula başlamadan önce annem gittiği yerlere beni de götürürdü. Gittiğimi anımsadığım ilk ev, bahçe içinde yeşil boyalı, tek katlı bir evdi, O evi hiç unutamadım. Gözlüklü bir teyze vardı, bana çikolata vermişti. Elimi uzatırken, annemin gözüne baktım. al dedi. O gün annemin dizinin dibinde oturmuş. yerimden hiç kalkmamıştım.

    Daha sonra gittiğimiz bazı evlerde yaşıtım çocukların olması beni çok sevindiriyordu. Çocuk yoksa. canım sıkılır. evin içinde dolaşırdım. Çocuğu olmayan bir teyze vardı; bakışlarından korkardım onun. Bir gün onun evindeyken. annem beni uyardı. Ortalıkta dolaşma: kırılacak şeyler den, cam eşyalardan uzak dur kızım... diye bağırdı. O Teyze de; şey... kırılması önemli değil ama bir yerinin kesilmesinden korkuyorum, dedi. Evde dolaşmamdan rahatsız olduğunu anlamıştım. Hemen televizyonun karşısına geçip oturdum. O arada çabucak nerden bulduysa, birkaç tane eski oyuncak bebek getirip önüme koydu. Sonra balkona çıkıp oturdular.

    Annemin arkadaşları bir araya geldiklerinde ya kâğıt oynar, ya da dedikodu yaparlardı. Nedense dedikoduyu çok seviyorlardı. Onlar konuşurken oyuncaklara veya televizyona dalmış olsam da, ister istemez söylediklerini duyuyordum. Herhalde kendilerini dinlemediğimi, ya da konuştuklarını anlamayacağımı sanıyorlardı. Bilemiyorum! Çünkü benim yanımda her şeyi söylüyorlardı. Daha önce hiç duymadığım sözler, şakalar, küfürler işitiyordum. Ne yalan söyleyeyim benimde hoşuma gidiyordu. O yüzden onları dinlemek, bana eğlenceli bir oyun gibi geliyordu.

    Bir gün annemin en çok sevdiği arkadaşlarından biri olan Melek Teyze'ye gitmiştik. Melek Teyze ile annem kahvelerini içip söyleşirken, ben de elime tutuşturdukları resimli bir çocuk dergisini karıştırıyordum. Melek Teyze, fincanı kapat ta falına bakayım. dedi. Annem, istemiyorum, fallar moralimi bozuyor. deyince; haklısın hayatım senin yerinde kim olsa... deyip sustu. Sanırım söyleyeceklerini benim duymamı istemedi ki; annem, çekinmene gerek yok... dedi. O anda benim oyumum da başlamıştı işte... Söylediklerini dikkatle dinlesem de, her şeyi tam olarak anlayamıyordum. Yalnız. sık sık O Kadın deyip duruyorlardı. O Kadın dedikleri teyze kim ise onun hakkında iyi şeyler düşünmedikleri belliydi. Çünkü, ona çok kızıyorlar; hatta küfür ediyorlardı. O teyzeyi tanımıyordum ve ona niye kızdıklarını anlamamıştım. Öyle olduğu halde içimden ona acımış, onu kayırmıştım. Söylediklerinden çıkarabildiğim kadarıyla, O Kadın'dan korkuyorlardı. Melek Teyze. anneme dikkatli ol. demişti. O orospu başına iş açacak senin... Orospu ne demekse. diye düşünüp durdum. Sonunda kendimi tutamadım. sizi babama söyleyeceğim, diye bağırdım. Söylersen söyle, diye azarladı annem. Sonra benim duyamayacağım şekilde seslerini kısarak konuştular.

Eve gelirken annemin bana olan kızgınlığı geçmişti. Çarşıdan geçiyorduk. Hep isteyip de aldıramadığım Barbie bebeği ben söylemeden aldı. Nasıl sevindim anlatamam. Bir de, bugün konuştuklarımızı babana söylemeyeceksin, değil mi. diyerek bana yalvarır gibi bakışı çok hoşuma gitti. Yanıt vermediğimi görünce annem daha çok üsteledi. O zaman anladım ki, O Kadın hakkın da benim duyamadığım daha kötü şeyler de söylemişlerdi.

O günden sonra annem arkadaşlarına giderken beni götürmek istemiyordu. Artık büyüdün. evde tek başına kalabilirsin. diyordu. Bazen de beni anneanneme bırakıyordu. Bir gün dişçiye gideceğini söyledi. Belki geç kalabilirim diyerek beni karşı komşumuz olan Leyla Teyze'ye bırakmıştı. O gün evde Leyla Teyze'nin bir arkadaşı daha vardı. O Teyzeyi ilk kez görüyordum. Ama o beni tanıyormuş: saçlarımı okşarken, annesine ne kadar benziyor. dedi. Leyla Teyze'nin çok yakın bir arkadaşı olmalı ki, durma dan şakalaşıyor, gülüyorlardı. Onlarda annemin öteki arkadaşları gibi, O Kadın'ın arkasından konuşmaya başladılar. Arkadaşı, Leyla Teyze'ye şöyle demişti o gün: Kızım sen neden O Kadın'ı suçluyorsun? O olmasa bir başkası olacaktı.., Erkekler bunu hep yapıyorlar... Senin arkadaşın da bilir öyle olacağını... Benim ondan neyim ek sik diyerek önlenemiyor bu işler... Çok iyi anımsıyorum. aynen böyle demişti. Senin arkadaşın dediği de annemdi... Annem için söyledikleri canımı sıktı ama bir şey diyemedim.
 



 
  Eve gelince hemen annemle konuşmak istedim. Leyla Teyze'nin evinde duyduklarımı anneme anlatacaktım. Annem. laf taşıyanlara kızardı. Hele çocukların böyle bir şey yapmasını hiç hoş karşılamazdı. Fakat o gün nasıl olduysa. sözümü kesmedi. beni dinledi. Eee... Başka ne dediler. diye sordu. Söyleyecektim ama Leyla Teyze'nin kulağına giderse gücenir mi acaba diye bir korku düştü içime. Ama. annemi çekiştirdikleri için ondan gizlememem gerektiğini düşünerek duyduklarımın hepsini anlattım.

    Beni dinlerken birden rengi sapsarı olmuştu. Annemin ağladığını ikinci kez görüyordum. Ben ne yaptım ki, annem niye ağlıyor, diye şaşırdım kaldım. Böyle olacağını bilseydim hiç konuşmazdım diye pişmanlık duydum.

    O akşam erkenden yattım. Babam ben uyuduktan sonra gelmiş. Gece bir gürültüyle uyandım. Öyle korktum ki... Annem ağlayarak bağırıyordu; ya O Kadın, ya ben... diyordu. Babam; sus, çocuk duyacak... diye azarlıyordu. İşte o gece, annemin ağlamalarının nedenini anlamıştım. Yorganı başıma çekip. ağlamaya başladım. Kalkıp babama bağırmak, annemi ağlatma, demek geldi içimden, ama yapamadım. Sabahleyin uyandığımda babam evde yoktu. Bir an, rüya mı gördüm acaba diye kuşkulandım. Babam eve hiç gelmemiş miydi yoksa? Rüya olduğunu bilsem dünyalar benim olurdu. Ne yazık ki rüya olmadığını annemin kan çanağı gibi gözlerini görünce anladım.

    Annem o gün akşama kadar evden hiç çıkmadı. Derin derin düşünüyor, ağladığını benden gizlemeye çalışıyordu. Benimle bile hiç konuşmadı. Bir ara banyoya girince hemen anneanneme koştum. Her şeyi anlattım. Anneannem benimle birlikte bize geldi. Annemin odasına girip saatlerce konuştular. Ben de televizyonu açtım çizgi film izledim. Sonra annem odasından çıktı. bana yemek hazırladı. Canım yemek istemiyordu. Annem yanıma oturdu. yanaklarımdan öptü. baban gelecek kızım. üzülme. dedi. yemeğimi bitirinceye kadar yanımdan kalkmadı,

    Annem. gelecek demişti ama babam bir da ha eve dönmedi, Sorduğum zaman iş gezisine çıktı. işi bitince gelecek diyordu. Bunun doğru olmadığını bildiğim halde sesimi çıkartamıyor dum. Annem çok sinirli olmuştu, En ufak bir şeye kızıyor. bağırıp çağırıyordu. Artık arkadaşlarına da gitmiyor. evden dışarı çıkmıyordu. Ya televizyon izliyor, ya da kitap okuyordu. Ha.. az kalsın unutuyordum, her telefon çalışında birden sıçrıyor. hemen telefona koşuyordu... Anneannem de her gün bize geliyor, akşama kadar kalıyordu. Arada bir annemle odaya kapanıp uzun uzun konuşuyorlardı. Ananemin bize gelmesine en çok ben seviniyordum. Bana bir arkadaşım gibi davranıyordu. Birlikte alışverişe çıkıyor, lunaparka gidiyorduk. İstediğim zaman beni sinemaya bile götürüyordu. Anneannemi çok seviyordum. Bir gün benim odamda saçlarımı tarıyordu. Bir yandan da galiba anneme söyleniyordu. Erkek milletini tanımıyor bunlar... diyordu. Yangına körükle gidilmez ki... diyordu. Arkadaşlarının aklına uyarsa. böyle olur işte.., diye kızıyordu. Arkadaşları deyince. birden aklıma O Kadın geldi... Anneanne, sana bir şey sorabilir miyim, dedim. Sor kızım dedi. Sen O Kadın'ı tanıyor musun, dedim. Hani şu annemin ve arkadaşlarının sevmedikleri kadın vardı ya. iste onu...

    Anneannem içini çekti. biraz durdu ve sonra: bir zamanlar O Kadın bendim. dedi. Nee!.. diye öyle bir bağırmışım ki, kendi sesimden korktum, Başımı çevirip yüzüne baktığımda gülüyordu. Şaka yaptın değil mi diye ben de güldüm.

    Yanaklarımı avuçlarının arasına aldı. okşadı. Bak bir tanem, dedi, sen böyle şeyleri düşünme. Daha çok küçüksün, büyüdüğün zaman öğreneceksin bunları. Ama, madem sordun merakını gidermek için söyleyeyim; senin sorduğun kadını hiç görmedim. Yalnız, dünyada O Kadın diye tek bir kadın yoktur. Her kadın. birilerinin gözünde O Kadın olabilir. Bu. insan doğasının. insana yaptığı kötü bir şakadır...

    Anneannemin son sözlerinden hiçbir şey anlamamıştım. Yüzüme bakıp acı acı gülümserken. anlamadığının farkındayım der gibiydi.

    Yeniden saçlarımı taramaya başladığında. tarağı öyle bir hırsla bastırıyordu ki. farkında olmadan canımı yakmıştı...

 

Sayfa Başı

 

BALKON
  
Dilek, eve geldiğimi pencereden görmüş olmalı, zile basmadan açtı kapıyı. Kaşları çatık, yüzü ekşiydi... Elimdeki poşetleri uzatırken, "Bilseydim sirke almazdım,"dedim.Yumuşatma numarası... Yutmadı... "Onları mutfağa bırak, oyalanmadan git yanına! Seni bekliyor..." dedi sertçe
    Sinirlerini bozan babammış demek!
    Basit nedenlerle tartışıyorlar, sonrada bana yükleniyorlar. Cesaretimi toparlayıp, tüm sevecenliğimi yedekleyerek babamın odasına yöneldim. Kapıya yaklaşınca iki kez öksürdüm, ellerimi ovuşturarak girdim içeri.
    "Nasılsın babacığım, nasıl geçti günün?" 
    Elindeki gazeteyi bıraktı, gözlüğünü çıkarıp sehpanın üstüne koydu. Hiç de korktuğum gibi karşılamadı. "Hoş geldin oğlum, gel otur," diyerek yer gösterdi. Sevinsem mi, üzülsem mi, bilemedim! Çünkü, babamın yüzünde daha önce hiç görmediğim,alışık olmadığım bir anlatım vardı... Nasıl desem; hani çok sevineceğimiz bir haber beklerken, birden tam tersi olur da, üzülürüz ya; işte öyle buruk bir hali vardı. Neler olduğunu, nasıl sorsam diye düşünürken,
   "Buradan gitsek artık, diyorum..."dedi.
   Hiç sesimi çıkarmadan, dur bakalım... diye bekledim. Az sonra, yalvarır gibi bir sesle,
   "Gidelim oğlum," dedi, "bu şehirden gidelim artık... "
   "Nereye, nasıl gideceğiz babacığım, nerden çıktı şimdi bu gitmek isteği?" diye sordum. Dertli, dokunaklı bir bakışla yüzüme bakarak konuşmasını sürdürdü.
   "Zor bir şey değil ki oğlum, buraya nasıl geldiysek, buradan da öyle gideriz," dedi.
   "Ama babacığım, biliyorsun benim işim burada, ekmek paramızı burada kazanıyorum, bunu hiç düşünmedin mi?" dedim.
   "İnsanlar bir tuhaf oldular; selam vermeye bile tenezzül etmiyorlar artık! Konuşacak, iki laf edecek olsan, burun kıvırıyorlar. Bizim Turan da gelmez oldu..." dedi.
   "Haklısın," dedim yavaşça.
   Bizim Turan dediği, babamın meslektaşıydı, emekli postacı. Ara sıra gelirdi. Anılarını konuşurlar, tavla oynar, şakalaşırlardı. O da yaşlandı, sanırım tek başına otobüse binip gelemiyor. Yoksa durmaz, gelirdi.
   "Babacığım, hadi balkona çıkalım, orda konuşalım. Hava çok güzel," dedim.
   Birden koltuğunda doğruldu, kızgınca
    "Hayır, balkona çıkmak istemiyorum!.."dedi.
    Ne diyeceğimi bilemedim. İstanbul'a geldiğimizde balkonsuz ev istemem diye diretmişti. Şimdi, çok sevdiği balkona çıkmak istemeyişi korkuttu beni. O arada gazeteyi eline aldı, bakmaya başladı. Herhalde isteğine karşı çıktığım için tepkisini böyle gösteriyor, diye düşünüyordum. Yeniden konuşmayı denedim; çok bunaldıysan, gidip halamı getireyim, dedim ama yararı olmadı. Bir şeyi kafasına koyarsa, onu sonuçlandırmadan vazgeçmeyeceğini bildiğim için fazla üstelemedim.
   İzin isteyip kalktım, mutfağa gittim. Bizimkinin heyheyleri üstündeydi hâlâ. Ağlamış mıydı, yoksa gözüne soğan mı kaçmıştı anlayamadım. Havayı değiştirmek için bir şeyler söylemeye hazırlanıyordum ki, birden zemberek gibi boşaldı:
   "Akşama kadar başımın etini yiyor; gidelim bu şehirden diyor. Bizim kasabada insanlar böyle değildi; yediden yetmişe herkes birbirini severdi, sayardı, deyip duruyor. Bu şehir insanları bozmuş diyerek kızıyor, küfrediyor. Yalnızken neyse de; eve kim gelse, kırık plak gibi durmadan aynı şeyleri söylüyor. Komşulardan utanır oldum. Konuş babanla... Kurtar beni bu işkenceden!.."
   Dilek'i dinlerken, rahmetli annem geldi aklı ma. Şimdi sağ olsaydı, babam da bizimle gelmezdi ve daha mutlu olurdu, dedim. Dilek'in, babamın durumunu bu kadar abartması canımı sıktı. Ama ona kızmaya hakkım olmadığını biliyordum. Mutfak önlüğüyle gözlerini silerken,
   "Murat'la konuş, o seni kırmaz; eğer siz gitmezseniz, ben alır başımı giderim, diyor," dedi.
    "Eyvah!.. İşte bu kötü... "dedim.
   Ben, babamı bu saplantısından nasıl kurtar malı diye düşünürken; Dilek, kurtar beni diyor, başka bir şey demiyordu. Açıkça söylemese de, biraz da kız kardeşin baksın, demek istiyordu. Kardeşimin durumunu, kocasının huyunu biliyordu oysa. Babamla Dilek'in bencil istekleri arasında bocalayan düşüncelerimle balkona çıkıp, bir sigara yaktım.

    Biz İstanbul'a gelmeden önce, babamın en mutlu olduğu anlar, ikinci kattaki evimizin balkonunda geçirdiği saatlerdi. Dizlerindeki romatizma yüzünden, eskiden olduğu gibi çarşı pazar dolaşamıyordu artık. Günün belli saatlerinde balkona çıkar oturur, orada kendine göre bir dünya kurardı. Tanısın, tanımasın her gün onlarca kişiyle selamlaşıyor, konuşuyordu. Bazılarını arkaların dan eleştiriyor, daha sonraki günlerde neden eleştirdiğini çekinmeden o insanlara söylüyordu. Hiç kimse babamın sözlerinden alınmıyor, gücenmiyordu. Ayrıca, sokakta oynayan çocuklar dan, yaramazlık yapanları azarlamasına bile kimse kızmıyordu. Bu da, az şey değildi babam için. Yararlı bir iş yaptığını düşünmesi, mutlu olmasına yetiyordu.



  
Annem, babam gibi balkonda oturmayı sevmiyordu. Çiçekleri sulamanın, temizlik yapmanın dışında balkona pek çıkmazdı. "Şu balkonda ne buluyorsun, anlamıyorum!" diyerek babama kızardı ama, yine de yüksünmeden çayını, kahvesini balkona taşırdı. Bazen babamın balkon sefasını kıskandığı izlenimi veren çıkışları da oluyordu. Bir sabah öyle bir olaya tanık olmuştum. Babam balkondaydı, annem içeriden çağırdı,
   "Hayrettin bir dakika gelir misin?"
    Gelemezdi, çünkü bitişik binadan Sevgi Hanım çıkmıştı. Az sonra önünden geçerken merhaba, nasılsınız efendim, diyecek; babam da teşekkür edip onun hatırını soracaktı. Annem ikinci kez çağırdığında sesi daha gür çıkmıştı. Sevgi Hanım uzaklaştıktan sonra babam kalktı, "Şemsiyesini almamış, oysa televizyon bugün hava yağışlı olacak, demişti!" diye söylenerek içeriye girdi. "Hem de dekolte giymiş!" dediğini duyan annem, "Bu sıcakta uzun kollu mu giyseydim!" diye çıkıştı. Babam, "Sana demiyorum karıcığım, Sevgi Hanım için söylüyorum," deyince, annem iyice çileden çıktı. "Sana ne el âlemin elbisesin den be adam!" diye bağırdı. Babam bıyık altın dan gülerek yanına vardı. Galiba annem mutfakta bir iş vermişti, o işi yaptıktan sonra salona geldi.
   Balkon kapısına yakın olan koltuğa ilişti. "Tayyar Bey geç kaldı bugün," diye mırıldandığını duydum. Gözü kulağı dışarıdaydı. Saatine baktı, yine biriyle konuşuyormuş gibi, "Servis aracı geçti mi acaba?" dediği anda bir korna sesi geldi. Hemen balkona çıktı. "Düğün yakın mı deli kanlı?" diye sordu. Karşı binada oturan Oya'nın sözlüsü olmalı bu. "Gözüm tutmadı bu oğlanı, yazık olacak kıza, yazık..." diye söylenerek masaya oturdu,gazetesini eline aldı...
   "Hanım, bana bir kahve yapar mısın?" diye bağırdığında annemin mutfakta olduğunu, sesini duyamayacağını biliyordu. Sanırım o anda yoldan geçen birinin dikkatini çekmek istemişti.
  
    İstanbul'a ilk geldiğimiz yıllarda, uzun yaz günlerinde eve erken geliyordum. Balkona çıkar, babamın yanına otururdum. O vakitler şimdiki gibi değildi, yani balkondan soğumamıştı daha. Bir gün, yoldan geçen bir bayan, bir iki saat sonra geri döndüğünde, ona dikkatlice bakarak,
   "Bak oğlum," dedi, "belki inanmayacaksın ama, iki saat önce buradan geçen kadınla, az önce geri dönen şu kadın aynı kişi değildi!"
   O anda, kendimi tutamayıp güldüm.
    "Gülme!" dedi sertçe. Biraz durdu, sonra uzaklara bakarak, bilge kişilere özgü; söylediklerinin doğruluğunu pekiştiren bir ses tonuyla konuşmaya devam etti:
   "Biliyorum, sana komik gelecek ama yine de düşüncelerimi söyleyeceğim. Biz buraya geleli, bugün tam bir yıl, üç ay, sekiz gün oldu. Her gün bu sokaktan bir sürü insan geçiyor. Sabah işlerine giderken, akşam evlerine dönerken onlara bakıyorum. Bu insanlar, her gördüğümde değişiyor, başka biri oluyorlar. Elbiseleri değişmiyor, yüzleri, gözleri, görünüşleri aynı, ama her gördüğümde sanki başka bir ruh taşıyorlar gibi geliyor bana... Kendileri farkında değiller kuşkusuz, ama ben fark ediyorum. İşte, bunun nasıl olduğunu düşünüp duruyorum... Bir günde, hatta birkaç saatte, neler yaşıyorlar ki, böyle değişiyor bu insanlar, anlayamıyorum!" dedi.
   Benim neden güldüğümü bilmiyordu babam. Söyledikleri de bana hiç komik gelmemişti aslında. "Babacığım, o insanlardan biri de benim, söylediklerinin hepsi doğru; biz, öyle olduk işte!.." diyemedim...

   İstanbul'dan kaçıp gitmek isteğini söylediği günlerde, babamla yüz yüze gelince yine, 'gidelim buradan' diyecek diye ödüm kopuyordu. Fa kat, o konuyu bir daha hiç açmadı. Artık balkona da çıkıp oturmadığını Dilek'ten öğreniyordum. Odasına kapanıp, dört duvar arasına hapsetti kendini. Bu durumuna çok üzülüyor, kahroluyordum. Çaresizlik içinde kıvranıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Bir ara, alıp memlekete, halama götürmeyi bile düşündüm, ama yolculuğa dayanacak gücü kalmadığını biliyordum. Dilek de durumu kavramış, daha sevecen davranmaya başlamıştı.
   Bir gün gidip Turan Amca'yı getirdim. O'nu görünce gözleri parladı, çok heyecanlandı. Kalkıp tıraş oldu, pijamalarını çıkartıp elbisesini giydi. O gün çocuklar gibi neşelendi, yüzü güldü. Turan Amca'yı birkaç gün bırakmadık. Gideceği gün, belki bir daha görüşemeyiz, diyerek birbirlerine sarılıp ağlamaları, dayanılacak gibi değil di...

 

 

 

 

Sayfa Başı

 

DÜNDEN YARINA

(...gelme üstüme ne olur,
                  dayancımı sınadın yeterince...)

Biz çıkıyoruz, bir diyeceğin var mı? diye sordu iş ortağım. Dönüp baktım, kapımın önünde dikilmiş gülüyorlardı. Niye içeri girmiyorsunuz, dedim. Karısı yanıma geldi, elini omzuma koydu. Girecektik ama sen burada yoktun ki... dedi. Haklısın, insan bazen dalıyor işte.. dedim. Çocuklarına ayakkabı alacaklardı. Kalkıp onları geçirdim. Masama oturunca sanki üşüyormuş gibi bir titreme geldi. Önümdeki dosyayı kapattım. Pazartesi günü duruşması olan bir boşanma davasının dosyasıydı. Onu inceliyordum. Yaşam denilen dilsiz geveze, sinsice yapıyor yapacağını... Çalışma isteğim kalmadı. En iyisi kalkıp gitmeli, dedim. Haftanın son iş gününde büroya pek gelip giden olmuyor zaten.
Bürodan çıkınca merdivenli dik yoldan Bankalar Caddesi\'ne indim. Gözlerim kamaştı, çantama baktım gözlüğüm yoktu. Gazetemi de büroda unutmuşum. Geri dönmeyi gözüm yemedi. Eskiden olsa koşardım hemen, yaşlanıyorum herhalde. Çantamı omzuma taktım, sağa sola bakarak yavaş yavaş yürüyordum. Hem yürüyor, hem de nereye gitsem diye düşünüyordum. Birde baktım ki  alt geçitteyim. Ayaklarım  benden  iyi  biliyor  nereye gideceğimi. Eve kapanıp televizyon izlemekten başka ne yaparım ki ben! Sözde bağımsız bir kadınım  ya,  bilmeyenler de kim bilir ne serüvenler yaşadığımı düşünür...   
Oyuncakçı dükkânının önünde durup oyuncaklara baktım biraz. Buradan  geçerken  hep  durur  bakarım nedense. Öbür tarafa geçince deniz kıyısından, Karaköy Vapur İskelesi'ne doğru yürüdüm. Balıkçıların önü her zamanki gibi çok kalabalıktı. Aralarına girip çıktım. Kimileri, balıklara şöyle bir göz atıp, geri dönüyordu. Düşürdükleri bir şeyi arıyormuş gibi yere bakarak gidiyorlardı. Bir yerde naylon leğenlerde çırpınan canlı balıkları gördüm. Epeyce durdum orda. O çırpınışların, gözlerinde nasıl donup kaldığını içim titreyerek izledim. Tüm çabalarının boşunalığını anladıkları andaki duygularını bilmek isterdim.
Balıklar da ağlar mı acaba?..
Murat Pastanesi'nden bir bardak portakal suyu aldım, dışarıdaki masalardan birine oturdum. Bir sigara içip kalkacaktım. Kalkamadım. Denizdeki vapurlara, balıkçıların başında dönüp duran martılara baktım. Önümden gelip geçen insanlara da bakıyordum, ama onlar beni görmüyorlardı! Oysa, baksınlar istiyordum, onlar da bana baksınlar.. Belki göz göze gelip gülümseyerek bakışacağımız biri vardı içlerinde.
Vapurun üst bölümünde bir kanepeye oturup, çantamı dizlerimin üstüne koydum. Kısa sürede sağıma soluma gelip oturdu birileri. Karşımdaki sıra da doldu. Az sonra vapur hareket etti. Kimisi gazete okuyordu, kimisi yorgun bakışlarla dalıp gitmişti... Hiç değilse, küçük bir çocuk olsaydı saçlarını okşardım, diye geçti aklımdan. Keşke pencere kenarına otursaydım...

Kendimi tutamadım, birden ağlamaya başladım. O kadar âniden oldu ki...Gözlerimden dökülen ılık damlalar yanağımı yalayarak çantamın üstüne düşüyordu. 
Ellerimle yüzümü  kapattım.  Gülünç  oldum  diye daha çok ağlamak geldi içimden.
 Ağlama kızım ağlama, çok gençsin daha... Nesi var acaba kardeş? Nerden bileyim, kendisine sorsana! Yazık, kim bilir ne derdi vardır? Al kardeş, selpak vereyim...
Kalkıp kaçtım oradan.
Hepinizin canı cehenneme!..
 
Haydarpaşa Garı'nda gezeleyip duruyorum. Trenin kaçıncı yoldan hareket edeceğini açıklamadılar. Nemli, yapışkan bir hava var. Bu saatte eve gidip pinekleyeceksin diye kızdım kendime. Tek başına sinemaya filan da gidilmiyor ki... Teyzem, özledim diye sitem edip duruyordu. O'na mı gitsem yoksa... O sırada bir duyuru yapıldı, ne dediklerini anlamadım. Alandaki kalabalık rüzgârla savrulan buğday başakları gibi dalgalandı. İnsanlar homurdanmaya başladılar. Duyuru yinelenince dikkatle dinledim:Yol onarımı nedeniyle, Gebze yönüne gidecek olan banliyö trenleri bir saat geç kalkacakmış. Hoppalaa! Bir bu eksikti! Ne yapacağım ben şimdi? Taksiye binsem, çok yazar. Hava da çok sıcak... İçecek soğuk bir şey olsa... Biriyle konuşuyormuş gibi söylenip duruyordum... Gören de deli sanacak!
Haklısınız, ben de çok bunaldım... Bir yerde oturup soğuk bir şeyler içmeli.
Orta yaşlı, kırçıl sakallı, temiz yüzlü bir adam!
Gülümseyerek baktım yüzüne.

Bunların bir saat dediğine bakmayın, hep öyle derler. Burada ayakta beklemek zor. Ben şu lokantaya gidip oturacağım. İsterseniz siz de buyrun. Soğuk bir şeyler içelim...
 
Nasıl olur, bilmem ki... diyerek kem küm ettim ama içimden hiç de fena olmaz dedim. İstekli olduğumu anladı adam. Geliyor musunuz? diye bir daha sordu.Hadi sizi kırmayayım, dedim.

 

Lokantaya gidip oturduk.
Garson geldi, ne istediğimizi sordu.
Ben rakı içeceğim, bayanın ne içeceğini bilmiyorum, dedi.
Ben de rakı istedim.
Beyaz peynir, kavun ve yeşil salata söyledi. Aç olup olmadığımı sordu. Aç değilim, dedim.
Peçetesini açarken yüzüme bakmadan konuşmaya başladı:
 Ben adımı, kim olduğumu söylemeyeceğim. İsterseniz siz de söylemeyin. Şurada tren kalkıncaya kadar oturup, dertleşiriz. Sonra kalkar yolumuza devam ederiz. Ne dersiniz?
Sesim çıkmayınca başını kaldırdı, yüzüme baktı, hafifçe güldü.
Ben de güldüm.
Kimseden korkum yok benim, diyecektim, sonra vazgeçtim.
Rakılarımız geldi. Kadehlerimizi yaşamın güzelliğine kaldırıp ilk yudumlarımızı aldık.
Benim hakkımda yanlış bir kanıya varmasını istemiyordum. Öyle ya, hiç tanımadığı  bir  adamla  oturup rakı  içen  bir  kadın  hakkında kim olsa güzel şeyler düşünmezdi. Elimdeki çatalla  oynayarak  ne  söylemem gerektiğini düşünüyor_ dum. Bir açıklama yapmaya gerek görmedim sonra. Çünkü, bu adam insanlara önyargılı bakacak birine benzemiyordu. Bakışları  dostça, sevecen ve güven vericiydi. Daha çok o konuşuyordu  ben  dinliyordum.  Arada  bir   garsonu   çağırıp,  bir  isteğim olup olmadığını soruyordu. Güzel konuşuyordu, kültürlü bir insan olduğu belliydi. Doğma büyüme İstanbulluymuş. Uzun uzun İstanbul'un eski yıllardaki güzelliklerini anlattı. Bir ara gözlerini kırpmadan yüzüme baktı, elindeki kadehi ağzına götürmeden masaya bıraktı. Bir şeyi anımsamış da, hemen söylemezse unutacakmış gibi çabuk çabuk konuşmaya başladı. Çok eskiden tanıdığı bir kız arkadaşı varmış. Elmacıklarımdaki soluk çiller, kuzguni parlak saçlarım, hüzünlü bakışlarımla tıpkı ona benziyormuşum. O arkadaşı da çok güzelmiş ama, ben ondan daha güzelmişim.
Birden telaşla saatine baktı, Evdekiler de sizi merak etmişlerdir! dedi.
Ya... Evet... Merak etmişlerdir, diye kekeledim.
Son sözleriyle, evli olup olmadığımı öğrenmek istiyor diye düşündüm. Adam kafayı buldu herhalde! Bakışları, gülüşleri değişti! Beni tavlamak istiyorsan, boşa heveslenme, dedim içimden. Öyle kötü bir amacı olduğunu anlarsam, çeker giderdim zaten.
Siz, çok az konuştunuz. Neden? diye sordu.
Bağışlayın, biraz içince böyle aptallaşırım ben, dedim.
Konuşmak için bana sıra gelmedi deseniz daha doğru olurdu, diyerek güldü. Ama, dedi, siz öyle sustukça ben rahatsız oluyorum! Benden sıkıldınız mı yoksa?    
Hayır, sizden sıkılmadım, dedim. Tam tersine, sizi
zevkle dinliyorum. Benim suskunluğuma gelince...
Sözcükler boğazımda düğümlendi, konuşamadım.
Evet, sizi dinliyorum!
İnsanlar kendileriyle baş başa kalınca, en kötü anılarını düşünürler. Ama dost söyleşilerinde, yaşadıkları en güzel anılarını anlatırlar. Benim, anlatacak  güzel anılarım yok ki... dedim.
Arkasına yaslandı, kahkahayla gülmeye başladı.
Küçük Hanım, gelecek günlerde anlatacak güzel anılarınızın olmasını istiyorsanız, bugünü en güzel şekilde yaşamalısınız! dedi.
İçimden güldüm. Söylemesi kolay...
Haksız mıyım? diyerek doğruldu.
Haklısınız, dedim yavaşça.

Benim bugünüm hiç olmadı ki, diyemedim. Ben, dünün üzüntüsü, yarının korkusuyla yaşadım hep, diyemedim. Yaşayıp bitti sandığım her acı, bir yenisinin habercisiymiş meğer, diyemedim.
...diyemedim.
         ... diyemedim.

İsterseniz yine görüşebiliriz falan gibi bir şeyler daha söyledi ama artık söylediklerine yanıt vermiyordum. İkinci kadehi yarılayınca, hafiften başım dönmeye başladı.. Sarhoş olmak istemiyordum ben.. Nerden çıktı bu adam karşıma.. Adamın suçu yok ki.. Kalkıp gitsem ayıp olur mu.. Ben ne yapacağım şimdi. Tatlı tatlı bakıyor.. Kim bu adam.. Adamın suçu yok ki.. Ama benim suçum yok ki.. Evime nasıl gideceğim ben.. Nerden çıktı bu adam karşıma.. Ama benim suçum yok ki.. Kim bu adam..  Adamın  suçu yok ki.. Masama gelip zorla oturmadı ya..  Ben mi  gelip  onun  masasına  zorla oturdum sanki.. Öyleyse bu adamla  nasıl  buluştuk  biz..
Ama benim suçum yok ki.. Buraya nasıl geldim ben.. Tren bekliyordum.. Vapur.. Karaköy'deki balıkçılar.. Murat Pastanesi.. Alt geçitteki oyuncakçı dükkânı.. Bankalar Caddesi.. İşyerimdeki odamdaydım.. Ne güzel çalışacaktım ben...
(...gelme üstüme n'olur,   
            dayancımı sınadın yeterince...)

Bu öykü yazarın Dünden Yarına adlı kitabından alınmıştır.

Sayfa Başı

 
   ZÜHAL

İki kadın, aynı masada hiç konuşmadan oturuyordu. Genç olanı kitap okuyordu. Orta yaşlı, gözlüklü olan yeni gelmişti, izin alıp masasına oturmuştu. Önündeki yeni aldığı kitapları karıştırırken göz ucuyla genç kadına baktı, imrentiyle gülümsedi... Güzellik, gençlerin üstünde daha mı iyi duruyor ne? dedi. Bir de, temiz giyimli, bakımlı olunca... Kitaplardan birini açtı, gözleri satırlarda gezindi ama gönlü kaybettiği bir şeyleri arar gibi on yıl gerilerde dolaştı durdu... Genç kadın, okuduğu kitaba öyle dalmıştı ki, küllükteki sigarası sonuna kadar yanıp bitmişti. Yüzü karmakarışıktı. Arada bir gülecek gibi oluyor, birden sanki görünmeyen bir el yüzünü cırmıklıyordu. Acıyla sevinci birlikte yaşıyordu.

Kafeteryada bütün masalar doluydu. Oturacak yer bulamayanlar çaylarını, kahvelerini ayakta içiyorlardı. Genç kadın bir ara kitaptan başını kaldırdı, gözlüklü kadına şöyle bir bakıp geçti. Ortadaki beton direkte asılı duran martı fotoğrafını gördü, uzun uzun baktı. Ne güzel çekmişler, ama, çarmıha gerilmiş İsa'ya benziyor, sevmedim, dedi. Direğin yanında ayakta duran genç bir çifte gözü takıldı. Şakalaşıyor, gülüyorlardı. Erkek, kadının boynuna kolunu dolayıp, dudaklarını yanağına kondurunca, gözlerini kaçırdı, başını çevirdi. Gözlüklü kadının dikkatle kendisine baktığını görünce, kaşları çatıldı. O da üzüldü, utandı, ama kötü bir amaçla bakmadığını söyleyemedi. Ne yapayım, merakın freni yok ki, dedi. Bakışları da yüzü gibi gizemliydi, bu kadının bir derdi var, ama ne? diye düşünmeye başladı. Daha fazla dayanamadı, onunla konuşmak istedi. Sigara bazen işe yarıyor. Paketi uzattı, kurutulmuş gül yaprağına dokunur gibi çekinerek sordu:
 
"Sigara alır mısınız?"

Teşekkür edip sigarayı aldı ve hafifçe güldü. Gülünce, elâ gözlerindeki duman dağılmış, ışıltılı bakışları yüzünü aydınlatmıştı. Kitabı kapatıp, kılıflı çakmağıyla sigaralarını yaktı. Birbirlerini tartan bakışlarla konuşmaya başladılar. Gözlüklü kadın, kendisiyle masasını paylaştığı için teşekkür ettikten sonra adını sordu. "Adım," dedi, durdu, düşündü, "Zühal," dedi. Güzellik uzmanı olduğunu, Göztepe'de bir salonu bulunduğunu söyledi. "Benim adım da Kevser," dedi. Hızlı hızlı konuşmaya devam etti: "Emekli öğretmenim. Suadiye'de oturuyorum ve özel bir dershanede çalışıyorum," dedi. Çok heyecanlıydı. "İlk tanışma anlarında hep böyle olur, kendimi yeni baştan yaratıyormuş gibi bir duyguya kapılır, heyecanlanırım. Burjuva kültürü almış olanlar duygularını belli etmez, kendilerini hemen ele vermezler. Ama bizler öyle değiliz, değil mi?" diyerek düşüncesini onaylatmak istedi. Zühal de başını eğerek söylediklerine inanmış göründü. İki eski dost gibi içtenlikle söyleşilerine devam ettiler.

Zühal, Kitap Fuarı'na ilk kez gelmiş ve çok sevmiş. Eşi, oğluyla evde kalmış, o böyle yerlere gelmezmiş. Standların arasında dolaşırken gördüğü cıvıl cıvıl çocuklar, güler yüzlü kitapseverler, rengârenk kitaplar insana umut aşılıyormuş. Kitaplarını imzalayan bir yazarın önünde çok sayıda okurun beklediğini görünce, o da sıraya girip bir kitabını imzalatıp almış. O kitaptaki bir öyküden çok etkilenmiş. Şöyle bir göz atmak istemiş, sonra bırakamamış. Baş tarafını kaçırdığı güzel bir film izlemiş gibi olmuş. Kevser Hanım masasına geldiğinde ikinci kez okuyormuş. Yazarı, o öyküyü gerçek yaşamdan aktarmış olabilirmiş. Pek duyulmasa da, öyküde anlatılan \'Yasak Aşk'a benzer ilişkiler çok yaşanıyormuş.

Çaylarını içerken daha çok kitaplar ve yazarlar üzerine konuştular. Zühal fuardaki izlenimlerini anlat-maya devam etti. "Sevdiğim yazarlarla karşılaşıp merhaba demek hoşuma gitti. Yalnız, bir şeye çok üzüldüm; Yazarlar Sendikası Standı'ndaki yazarlardan tanınmış olanların, ünlülerin kitapları çok satılıyor, ama diğer yazarlar görmezlikten geliniyor. Bir de, televizyonlarda program yapan kimi yazarların uyduruk kitaplarının çok satılmasını yadırgadım. Kapağında resmini görenler ka-pışıyorlar..." dedi. Kevser Hanım, Zühal\'in gözlemlerine aynen katıldığını söyledikten sonra, "Ben de, yapıtlarını beğenerek okuduğum bazı yazarları yakından tanıyınca, düş kırıklığına uğradım. Kibirli olmaları ve insanlara te-peden bakmaları hoş değil" dedi. Başka şeyler de konuş-tular. İki kadın bir araya gelince, özel yaşama değin-meden olur mu? Kevser Hanım, kızı Aysun'un kendisini üzdüğünü söyledi. "Çok dik başlı, ne yapacağım bilemi-yorum," dedi. "Kitap Fuarı'na getiremedim, ben ona ya-kınlaşmak istedikçe, o benden kaçıyor. Buraya gelir-ken trende, vapurda sürekli onu düşündüm. Ergenlik çağımda ben de annemle dolaşmak istemezdim, fizyo-lojik değişimle ortaya çıkan bir olgu herhalde? Ne diye-lim," diye yakındı. Zühal üzgünce, "İnsan boyuna göre buluyor, huyuna göre bulamıyor," deyip iç geçirdi. Sözün arkasını getirmedi. Kevser Hanım işkillendi, acaba Aysun için mi söylemişti, yoksa?.. Masasına oturduğundan beri, Zühal'in davranışlarında bir tuhaflık seziyor, ama nedenini sormaya cesaret edemiyordu. Aslında sorabilse, içini dökeceğinden kuşkusu yoktu. O durumdayken dinleyecek birini bulunca, dertlerini paylaşma isteğine karşı koyulamayacağını biliyordu. Ama, vakit epeyce ilerlemişti ve yolu uzundu. Karanlık bastırmadan gitmek istiyordu. Zühal, saatine baktığını görünce, "Gidecek misiniz yoksa," diye sordu. Biraz daha kalsanız olmaz mı? der gibi bakıyordu."Yarım saat daha kalabilirim," dedi. Gözlerini kırparak gülümsedi. Elini çenesine dayadı, başını yan tarafa eğdi, öylece yüzüne bakmaya başladı. Kevser Hanım, tam sırası deyip aklından geçenleri soracağı anda, Zühal ondan önce davranıp, sorulmasından pek hoşlanmadığı soruyu sürdü önüne:

"Eşinizden neden ayrıldınız? "

"Anlatması zor!"

"O halde, şöyle sorayım; aşk mı bitti, yoksa, aşk mı bitirdi?"
"Biz başka nedenlerle ayrıldık ama genel olarak sizin dediğiniz gibi oluyor. Evliler arasında kişilik çatışması başlayınca, doğal olarak aşk bitiyor. Ne var ki insan aşksız yapamıyor. Evliliğinde aradığı mutluluğu bulamayanlar yeni arayışlara yöneliyor ve ayrılıklar kaçınılmaz oluyor."
 Zühal, okuduğu kitabı eline aldı, sayfalarını dalgalandırarak şöyle dedi:
"Yeni arayışlar deyince aklıma geldi; okuduğum öykünün kahramanı Yeşim, evli olduğu halde başka birini seviyormuş. Konuşmamızın başında dedim ya, gerçek yaşamda da vardır öyleleri. Bu doğru mu sizce? "
"Doğru değil, yalnız..." deyip sustu. Biraz düşündüktün sonra, "Evli iken başka birini sevenlerin, sonuçlarına katlanmayı göze alarak, gerçeği eşine söylemesi gerekir."
"Aynı durumda siz olsaydınız, söyler miydiniz? "
"Evet, söylerdim."
Zühal çok şaşırdı. Sigarasını yakarken elleri hafiften titremeye başladı.
"Onu söylemek kolay mı? Sonucunun ne olacağını biliyor musunuz," dedi.
"Eğer, olgun ve kültürlü biriyse saygı duyması gerekir. Değilse, hoş karşılamaz kuşkusuz."

 

Zühal sustu, sigarasının üstünde duran çakmağı eline aldı, bilinçsizce yakıp yakıp söndürüyordu. Öyle bir şey olsa, kocasının ne yapacağını kestiremiyordu. Aklından korkunç şeyler geçti, ürpertiyle başını salladı. Düşünmesi bile ürkütücü, dedi. Yalan söylemek daha mı iyi sanki, diye ikirciğe düştü sonra. O sırada fuar hoparlöründen, yayınevlerinin standlarında kitaplarını imzalayan yazarların adlarının okunduğu duyuru başlayınca irkildi.
"Bağışlayın, dalmışım," dedi. "Öykünün kadın kahramanı Yeşim'i düşünüyordum. Sizin dediğinizin aksine, kocasına bir sevgilisi olduğunu söyleyememiş, yalan söylemek zorunda kalmış! Üstelik kocası da aydın bir insanmış."
"Yalansız bir yaşam tasarlamak olası mı? Zaman zaman hepimiz söylemiyor muyuz," diyerek güldü Kevser Hanım.
"Haklısınız, söylüyoruz... Bugün, ben de size yalan söyledim!" deyip utançla başını öne eğdi.
"Ne yalanı?!"
"Benim gerçek adım Zühal değil!"
"Olabilir," dedi Kevser Hanım. Şaşkınlığını belli etmeden sevecenlikle yüzüne baktı, karşılıklı gülümsediler. Zühal, üstünden bir ağırlık gitmiş, bir suçtan kurtulmuş gibi rahatlamıştı.
"Takma ad kullanmanızın bir nedeni, ya da anısı vardır herhalde? Bana güvenebilirsin, anlatırsan sevinirim," dedi Kevser Hanım.
Kulaklarına kadar kızardı yüzü. Dirseklerini masaya koyup başını ellerinin arasına aldı, düşünmeye başladı.
"Bunda utanacak bir şey yok, lütfen..." diye rica edince onu kırmadı, anlatmaya başladı:
"Bu adı bana Işık taktı. Bir gün yan yana oturuyorduk, birden gözlerimiz kıpırtısız kaldı, bakışlarımız kenetlendi. Işık, yavaşça elimi avuçlarına alıp okşadı, öptü... İlk kez, gönül tellerimin titrediğini duyumsadım. Elimi çekemedim. Işık da: 'Şimdiye kadar böyle bir mutluluğu hiç tatmamıştım, ne yazık ki, bana bu mutluluğu veren kadın yanımda olsa da, yıldızlar kadar uzak bana,' diyerek hüzünlendi. Umutsuzca yüzüme bakıp, 'Bundan sonra senin adın Zühal olsun,' dedi. Bu adı çok
seviyorum, o yüzden size de onu söyledim."
"Bir dakika, Işık kim?"
"Işık, benim sevgilimdi. Eşimle Işık'ın çalıştıkları kamu kuruluşunun, Akçay'da bir kampı vardı. Üç yıl önce yaz dinlencesinde orada tanışmıştık. Daha sonra gizli gizli buluşup, görüşmeye başladık. Yaptığımızın çılgınlık olduğunu biliyorduk, çünkü ikimiz de evliydik ve çocuklarımız vardı! Her buluşmamızda, buna
hakkımızın olmadığını, en kısa zamanda bu ilişikiyi bitirmemiz gerektiğini söylüyorduk. Daha kapıdan çıkmadan birbirimizi özlüyor, yeniden buluşuyorduk. Sonunda, eşlerimizden boşanıp evlenmeye karar verdik. Başımızı alıp gidecektik buralardan. Ama olmadı... Ol-madı işte..."
 Yine sigara yaktı. Çok sigara içiyordu.
"Aslında, bizim durumumuzu daha gerilerden alarak anlatsam iyi olurdu, dedi. Çünkü, Işık'ın hanımının nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Benim eşimi de anlatmak zor, tanımanızı isterdim! Neyse..."
"Evet, haklısın," dedi Kevser Hanım.

O sırada boş bardakları toplayan garsondan nescafe istediler. Kevser Hanım bir anısını anlatıyordu. Zühal onu dinlerken yine dalıp gitmişti. Kevser Hanım sözünü bitirince, tatlı bir rüyadan uyanır gibi güldü, utangaç bir sesle, o da bir anısını anlatmaya başladı:
"Bir gün telefonla konuşuyorduk. Telefonu kapatınca, Işık'ın ilk kez elimi tutup, öptüğünü anımsadım. Elime baktım, dudaklarının dokunduğu yerlerin seğirdiğinin ayrımına vardım ve hafifçe yanmaya başladığını duyumsadım. Orada başlayan ateş tüm bedenimi sardı, kendimden geçip düşlere daldım. Gürül gürül akıp giden serin sular gibiydi Işık... Dokunuyor, okşuyor, ama tutamıyordum avuçlarımda... O sırada kocamın, 'Ben gel-diiim...' diye bağırmasıyla irkildim. Telefonda konuştuklarımızı duyduysa diye ödüm kopmuştu..."
 O anı yeniden yaşıyormuş gibi eline bakıyordu.
"Peki, sonra ne oldu, neden ayrıldınız?"
"Ne olacak, komşuda pişen kuru fasulye ile gizli aşkın kokusu çabuk duyulurmuş! Işık'ın eşi ilişkimizi
öğrenmiş, ona baskı yapmaya başlamıştı. Daha kötüsü, bir gün evime gelerek bana gözdağı verdi. Işık'ın peşini bırakmazsan, kocana söylerim dedi. O gidince hemen Işık'ı aradım, ne yapacağımızı sordum. Hani, evlenecektik ya, onu anımsatmak istedim. Ne dese beğenirsiniz? Beyefendi boşanmayı göze alamıyormuş... Koşulları uygun değilmiş... Her şeye yeni baştan başlamak için çok geçmiş... Şöyleymiş... Böyleymiş... O anda dünyam karardı..."
Gözleri bulutlandı, ağladı ağlayacaktı... Özür dileyerek çantasını açtı, kâğıt mendil çıkardı. Çantasını kapatırken tekrar açtı, bir kâğıt aldı, okumaya başladı. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanaklarından aşağı indi. O kâğıdı, kutsal bir emanet gibi dikkatle katlayıp çantasına koymaya hazırlanıyordu. Kevser Hanım, "Bakabilir miyim?" diyerek istedi ve hemen, "Sakıncası yoksa..." diye ekledi. Bir şey söylemeden uzattı. Alıp okumaya başladı:

( Sevgili Zühal,
Yaşam, bana her zaman iki şeyi dayattı; biri acı, diğeri de hüzün... Sevinci ve mutluluğu hep esirgedi benden. Böyle olduğunu bildiğim halde, seni de bu yazgının içine çektiğim için ne kadar üzgünüm bilemezsin. Eşimin, evine gelerek seni aşağılamasının utancı, senin kadar beni de yaraladı. Artık yüzüne bakamam! Seni çok özleyeceğim...
Hoşça kal canım.
                                        Işık.)
Kevser Hanım mektubu okuyup verirken, "Senin adına üzüldüm," dedi.
Zühal'in buğulu gözleri sevinçle parladı ve kayıran bir sesle, "Beni kınamadınız, değil mi," diye sordu. Bir sanığın, yargıç karşısında suçsuzluğunu anlatan bakışlarına benzer bir anlatımla yüzüne bakmaya başladı.
"Hayır kınamadım. Bir arkadaşım, öğretmenler odasında Cengiz Aytmatov'un 'Cemile'sini okuyup bitirince: 'İnsanın aşkla, nerde, ne zaman buluşacağı belli olmuyor!' demişti. Senin öykünü dinleyince ben de aynı şeyleri düşündüm. Seni neden kınayayım?"
"Teşekkür ederim. Keşke herkes sizin gibi anlayışlı olsa. Biliyorsunuz, böyle ilişkiler duyulunca erkeği suçlamazlar da, kadına orospu derler!.. "

"Ne diyelim, onların ayıbı o!"

"Çekirdeğin kabuğu ne kadar kalın olursa olsun, onu kıracak gücü içinde taşıdığını biliyoruz. Biz kabuğumuzu çatlattık, ama ne yazık ki kırmayı başaramadık!.. "
"Zühalciğim seni çok iyi anlıyorum, benzeri duyguları vaktiyle ben de yaşadım. Yalnız, gücümüzü aşan durumlarda kendimizi fazla zorlamamalıyız. Aksi halde, daha çok acı çekeriz..."
O sırada yanlarına Zühal'in bir arkadaşı geldi. Kevser Hanım izin isteyip kalktı.
. Dostça kucaklaşıp ayrıldılar.

Sayfa Başı

 
    ZERGÜN'ÜN DÜNYASI

Goca Efe öyle derdi:
"İki şeyden korkarım:Bir yaralı
domuzdan, bir de kadından.
. İkisi de adamın üstüne üstüne gelir.
Yaralama öldür!.." (*)

Geldiğine sevindim Nazan.
Seni ne kadar özledim, bilemezsin. Siz gittikten sonra günlerce evinizin önünden geçemedim. Başım sıkışınca çat kapı sana geliyordum. Hâlâ yokluğuna alışamadım.
Teşekkür ederim, ben de seni iyi gördüm.
(Biraz kilo almış!)
Şefik nasıl, çocuklar iyiler mi?
Deme!.. Duymadım inanki! Çok üzüldüm, başınız sağ olsun. Şefik babasını çok severdi. İstanbul\'a gelme-diler. İyi de ettiler. Annem de doğduğu yerde ölmek isterdi.
Şunlardan atıştır lütfen, çay oluncaya kadar bekleme. Beni hazırlıksız yakaladın, geleceğini bilseydim...
Biliyorum, yabancı değilsin elbette. Sen benim can dostumsun. Boşandığım ilk günlerde seni nasıl aradım, anlatamam.

Hayır, görüşüp konuşmuyoruz. İlk zamanlar Pınar'ı görmek için geliyordu, evlendikten sonra gelmez oldu. Geçen gün Bostancı'da Migros'un önünde karşılaştık. Yanındaki de sevgili karısıydı herhalde? Bir şeye benzese bari! Beni gösterip kulağına bir şeyler fısıldadı. Başladılar kıkırdamaya. Şeytan tepindi içimde, yapış yakasına tükür yüzüne diye.
Bir zamanlar bana söylediği yalanları ona da söylüyor mu acaba? Nasıl inanmış, nasıl da kanmıştım!.. Aptallığına doyma Zergün!..
Ben de sizin gibi alıp başımı gitseydim keşke. Aynı kentte yaşayınca, ister istemez karşılaşıyorsun. Yada bir şeyler duyuyorsun. Sonrada böyle anlatıyorum işte! Bilmeyen de hâlâ onu sevdiğimi sanacak.
Canı cehenneme!..
Pınar, hadi kızım sigara al bakkaldan.
Kızım gelecek yıl okula başlayacak teyzesi.
Ben de öyle diyorum soranlara, büyüdükçe babasına benzemeye başladı diyorum. Huyu benzemez umarım.
Nazancığım n'olur öyle bakma bana! Aklından geçenleri duyar gibiyim. Böyle olacağını nerden bileyim! Evlenirken doğru seçim yaptığını sanıp da, sonradan yanıldığını anlayan ilk kadın ben değilim herhalde! Flört döneminde ne kadar sevimli, ne kadar hoşgörülü oluyorlar. Evlenince gerçek yüzleri ortaya çıkıyor.
Niye gülüyorsun? Herkes senin kadar şanslı olmuyor! Buldun melek gibi adamı... Kardeşim olsun, Şefik'i çok severim.Üç yıl şefliğimi yaptı, beni hiç kırmadı. Geçen yıl İstanbul'a geldiğinde bankaya uğramıştı, orada müdür olduğunu söyledi. Çok sevindim. Senin dantel modellerini verecektim, unutmuşum. Akıl mı kaldı bende! Dün de yolda Ayten'le karşılaştık, adını çıkaramadım. Çocukluk arkadaşımdı, utandım gerçekten!
Çok teşekkür ederim. Şimdilik bir ihtiyacım yok. Maaşım fena değil, çocuk için nafaka da alıyorum. Üç kuruş da kira gelirim var. Geçinip gidiyoruz işte. Nur içinde yatsın anneciğim, eski evini kat karşılığı verip bu daireleri almamış olsaydı, şimdi ne yapardım!
Bir dakika izin verir misin, çayımızı getireyim.
Günlerim nasıl geçsin, evden işe, işten eve koşuşturup duruyorum. Zamanımın çoğunu Pınar alıyor zaten. Sinema, tiyatro dersen unuttum artık. Eski arkadaşlarımla bile görüşemiyorum. Çoğu yalnız yaşayan kadınlara bakıyorum da, ne güzel gezip tozuyorlar. İmreniyorum doğrusu.
Komşularla fazla görüşmüyorum. Arada bir Burcu Hanım'ın gününe katılıyorum. Biliyorsun gün gezmelerini sevmem ama karşı komşum olduğu için kıramıyorum. Gün deyince aklıma geldi: Son toplantıda ilk kez gördüğüm yaşlı bir kadın, benim dul olduğumu öğrenince; evlenmeyi düşünmüyor musun, diye sordu. Şimdilik düşünmüyorum, dedim. Aman evladım dikkatli ol, pek de güzelmişsin. Sizin gibi özgür kadınlarla gezip tozmak, rakı içip sevişmek isterler. İş evlenmeye gelince, arkasına bakmadan kaçarlar, dedi. Evlenme çağı biraz geçmiş olan Müzeyyen de: Ama teyzeciğim, kimileri de erkek beğenmiyorlar! Evleneceği adamda öyle şeyler arıyorlar ki, kaymaklı kadayıf istiyorlar! Diyelim ki öyle biri olsa, acaba onun aradığı nitelikler kendisinde var mı? Onu beğenecek mi? Bunu hiç düşünmüyorlar, dedi.
Ne diyebilirdim ki? Onlarla tartışmaya girsem, yarası olan gocunur, diyeceklerdi. Sussam, yakıştırmaları üstümde kalacaktı. Gülüp geçiştirdim. İşi gücü bırakıp bizlerle uğraşıyorlar. Güzel giyinsen, takıp takıştırsan, parayı nereden buluyor derler. Perişan dolaşsan, kendine baktıracak birini bulamadı derler.

(*) Raif Ertem'in Rasgele adlı kitabından alınmıştır.

 

 Kadınların dedikodusu neyse de, sırnaşık erkeklerin askıntı olmasından bıktım usandım. Rastlantıyla göz göze gelsen, ya da içtenlikle bir merhaba desen, hemen yatağa atmak için peşine düşerler. Kurtuluncaya kadar akla karayı seçersin.
(Korktu!)

Benim için kaygılanmana gerek yok Nazancığım. Başımın çaresine bakarım ben. Yalnız yapamayacağımı anlarsam, kafama göre birini bulur evlenirim hayatım.
Merak etme sen, iyiyi bulmak için kötüyü tanımak gerektiğini öğrendim artık.
Hayır, hayatımda kimse yok.
(İnanmadı!)
Gerçekten yok. Biri var ama senin sorduğun anlamda değil.
Üniversite öğrencisi. Daha yeni tanıştık, zaman ne gösterir bilemiyorum.
Anlatayım: İki ay önceydi. Bir akşam Belginler'de karşılaştık. Hani, bizim bankada çalışan Belgin var ya, onun kocası Hâluk'un hemşerisiymiş. Fidan boylu, yakı-
şıklı bir delikanlı. Köyden yeni gelen gençler gibi çekingen ve utangaç bir hali vardı. Garip bir duygu, nedenini bilmiyorum ama onunla ilgilenmek, onu tanımak isteği geldi içimden. Okulunu, ailesini falan sordum. Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olduğunu, bütçesine uygun kiralık bir ev aradığını söyledi.

Sormaz olaydım!.. Ailesinin maddi durumu iyi değilmiş. Hem çalışıyor, hem okuyormuş. Huyum kurusun, yufka yürekliyim ya, nasıl yardımcı olabilirim diye aldı beni bir kaygı. O kalkıp gidince, Belgin'e dedim ki; bu çocuğa benim evi veririm ama çekiniyorum, dedim. Kimden çekiniyorsun, dedi. El âlem ne der bana, dul bir kadın evine bekar kiracı alır mı, dedim. Kim ne derse desin, ev senin, vermek istiyorsan korkma, diye beni yüreklendirdi.
Evi vermeye karar verdim ama Zeki duyarsa çocuğa bir kötülük yapar diye korkuyordum. Sağda solda, ben kızımın annesine orospu dedirtmem diye efeleniyormuş. Terbiyesiz!..Sen adam olsaydın da, kızını babasız, annesini kocasız bırakmasaydın. Evli kaldığımız beş yıl boyunca yemediğin halt kalmadı, şimdi kalkmış benim namus bekçiliğime soyunuyorsun!
Taşındıktan sonra bana bir abla gibi yakınlık duydu. Benim de ona kanım ısındı. Çok genç olmasına karşın, insana güven veren bir kişiliği var. Şu ana kadar bir kötülüğünü görmedim. Pınar'ı da çok seviyor. Evdeki ufak tefek onarımları yapıyor, sağ olsun bize kol kanat oluyor.
Yok canım, daha neler! Dedim ya, ablası yaşındayım. Ayrıca, daha doğru dürüst tanımıyorum adamı.
Belgin de senin gibi hınzırlık yapıp, beni kızdırıyor. Okulu bitince sen onunla evlenirsin diyor. Aynı şeyleri ona da söyledim. Olsun, dedi, iki gönül bir olunca yaş farkı önemli değil, ben olsam kaçırmazdım, dedi.
İnan ki aramızda bir şey yok.
(Niye inanmıyor bu kadın!)
Olsa senden gizler miyim! Ne yalan söyleyeyim,
bazen sevebileceğim bir erkeğin bedeninin sıcaklığını, nefesinin dokunuşunu özlüyorum; ama henüz öyle biri çıkmadı karşıma.
Niye daldın öyle?
Söyle... Söyle... Çekinme hayatım.
Kim o?
Tanıyor musun?
O da mı Hukuk'ta okuyordu?
Adı neydi?
Altan mı?!
İki yıl birlikte mi yaşadılar!
Kadın evlenelim deyince kaçtı demek!
(Doğru mu acaba?)
Ne diyelim insanlık hali!
Nerde kaldı bu kız?
Bu paket de bitmiş. Çantanda sigara var mı?
(Yazık, yıkılmıştır kadıncağız! Ne güzel umutları, ne tatlı hayalleri vardı kim bilir? Beklentisiz aşk var mı?.. Amaaan, bana ne be!.. Neler saçmalıyorum!)
Birer kahve içelim mi?
Kalkacak mısın?
Ne güzel konuşuyorduk.
Hayır, işim falan yok benim.
İstersen bizde kal bugün.
Annene telefon açarız.
Peki, sen bilirsin.
Geldiğin için teşekkür ederim. Kocana sevgilerimi ilet, çocukları öp benim için.

Sayfa Başı

 
    UMUDUN AYAK İZLERİ


İKİ BEDEN

İki beden göz göze
Bazen iki dalgadır
Ve gece bir okyanus.

İki beden göz göze
Bazen iki taştır
Ve gece bir çöl.
................
.................
Okuyacağı kitabı açınca, içinden bir takvim yaprağı çıktı. Arkasında Octavia Paz'ın İki Beden adlı şiiri yazılıydı. El yazısını hemen tanıdı... Sevdiği şiirleri böyle küçük kâğıtlara yazar, elinin altındaki kitabın arasına koyup saklardı. Şiiri okumaya başladı ama tamamını okuyup bitiremedi. Satır aralarında dolaşıp duruyordu, bırakmıyordu ki okusun...
("...böyle olmasını istemezdim, üzgünüm... üzgü-
nüm... üzgü...")
Takvimin tarihine baktı, o günü anımsadı... Uçurtması ağaç dalında takılıp kalmış olan bir çocuk gibi umutsuzca gözlerini ovalamaya başladı. Gitme demişti, dur, gitme... Beni sevdiğini biliyorum, gitme... Konuşamamış, sessiz çığlıkları gözlerinde donup kalmıştı...Boşlukta kalan sorularının arasında duyulur duyulmaz bir sesle, "İnsan, hak ettiği kadar sevilir..." dediğini duymuştu. İşte bu sözleri unutamıyor, ne zaman aklına düşse, yüzü kızarıyor, kendinden utanıyordu...
Kitabı kapattı. Garson istediği bira ve çerezi getirmişti. Birasını içti, müzik dinledi. Günbatımı saatleriydi. Çoğu turist olan otel müşterileri günbatımını izlemek için bu saatlerde terasa gelip oturuyordu. Herkes gibi, o da çevredeki doğal güzelliklere bakıyor, ama hiçbir şey görmüyordu. Gözlerinden havalanan hüznün kelebekleri köşedeki bir masada oturan çiftin etrafında uçuşmaya başladı. Kadın bakımlı, havalı; erkek ise dünyasından bezmiş sümsüğün tekiydi... Dinlence yerinde değil de, garlarda tren bekleyen yolcular gibi bezgin ve pırıltısızdı bakışları.
Garson yanlarına geldi,
"Adem Bey, sizi arıyorlar, telefon..." dedi.
Adam kalkıp koştu. Kadın sigara yaktı, derin nefeslerle çektiği dumanları boşluğa üfleyerek dalıp gitti.
Kadına baktı, kalkıp giden ve kocası olduğunu sandığı adamı gözlerinin önüne getirdi, yeniden kadına baktı; "Cana kıyanlara katil diyorlar, ya duygulara kıyanlar; aşkı, sevgiyi, umutları öldürenler... Size ne demeli?.. Sizlere ne demeli?.." diye mırıldanırken, sözlerini yutar gibi yutkundu...
("...duyguların değişti senin.. belki de her doymuşluk, yeni bir açlığı başlatıyor.. bilemiyorum..")
O sırada terasa yeni gelenler oldu. Konuşmalar, gülüşmeler arasında tanıdık bir ses geldi kulağına. Tatlı bir titremeyle ürperdi. Kulaklarına inanamadı... Şaşkındı... Dönüp bakamadı...
Yeni gelen gruptaki o sesin sahibi olan kadın, arkasındaki masada oturan adamı görünce,
"Aaa Tarık!.." diye bağırdı.
"Cansu!.." diyerek kalktı Tarık. Sarılıp öpüştüler.
Dönüp baktığında, adının Cansu olduğunu öğrendiği kadını gördü. Oyun bitmişti... Böyle yanılsamaları sıkça yaşıyordu. Yolda önünden giden birini görünce 'O'na' benzetmesi; ya da her telefon çalışında, 'O'dur!' diye irkilmesi, düş kırıklıklarına bir yenisini daha ekliyordu.
Cansular kıkırdayarak çıkıp gittiler."İşte iki dalga, bütün geceleri okyanus bunların..." dedi arkalarından.
("...her rengin değişik tonları vardır; ışığa göre
değişir.. sevginin de öyle.. bunu sana anlatamadığım için...")
Kırlangıçlar kanat vurup geçti denizin üstünden. Ağustosböceklerinin orkestrası teklemeye başladı. "Burada saate gerek yok; doğa her vaktin habercisini koymuş! Akşam oluyor, akşam... " dedi.
Yaklaşan gecenin hüznü çöktü üstüne. Arkasına yaslanıp günbatımını izlemeye başladı. Güneş denize gömülüp kaybolunca teras boşaldı. O da kalktı, sahile indi.
Plajda şemsiyeleri, minderleri toplayan, temizlik yapan çocuklardan başka kimse kalmamıştı. Ayakkabılarını çıkartıp, kumsalda yürümeye başladı. Denizdeki küçük gelgitler ayak izlerini örtüyor, siliyordu. Biraz daha gerilerden yürüyerek izleri kalsın istedi...
("...duygular, umudun ayak izlerini sürer.. sü..")
Islak kumlarda izlerine baka baka ortalık kararıncaya kadar gidip geldi. Yaptıklarından duyduğu pişmanlık, gittikçe suçluluk duygusuna dönüşüyordu.
"Eşeklik ettim... Eşeklik ettim..." diye söylenerek otele döndü.

 

O akşam otelin lokantasında rakıyı su gibi içiyordu. Kısa sürede sarhoş olmak istiyordu ve öyle oldu... Hızı kesilmiş, rakısından küçük yudumlar almaya başlamıştı. Bir yudum daha aldı, bardağı sertçe masaya bıraktı. Bu meret tek başına içilmez ki, dedi, içilmez...
("...hadi gel,bu akşam rakı içelim...")
Kaçıp kurtulmak istedi anıların tuzağından. Uzaklarda, anıların ulaşamadığı, ıpıssız bir yer arzuladı... Ne yaparsa yapsın, acının sağanaklarından korunacak bir saçakaltı bulamayacağını biliyordu oysa... O acılar ki, dost yadigârıydı...
Ve.. umutsuzca gülümsedi. Kavafis'in şu dizeleri döküldü dudaklarından:
"Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma Bir gemi yok, bir yol yok sana."
"Ey Kavafis usta, eğer öyleyse; yarınları dünden yargılı mıdır ömrümüzün..." diyerek kadehe sarıldı.
Kalabalık bir masadan neşeli kahkahalar yükseliyordu. Herkes gülüyor, doyasıya eğleniyordu. İmrenme de insanca bir duygudur. Yüreği özlemle sızladı...
("...paylaşacağımız hiçbir şey kalmadı artık..birlikte sinemaya, tiyatroya bile gitmiyoruz.. gitmiyoruz.. gitmiyo..")
Gecenin ilerleyen saatlerinde, gülüşmeler uğultuya, insanlar puslu bir camın arkasında devinen gölgelere dönüşmeye başladı. Göz kapakları ağırlaştı, yorgunlaştı. Kalktı.
Odasına girip kapıyı kilitledi. Pencereleri kapatıp perdeleri çekti. Sırt üstü uzanıp, "Oh beee!.." derken tavana bakıyordu. Bir de ne görsün, oradaydı! Kendisinden önce gelmiş, yine göz kırpıyordu yukarıdan.
Kalkıp oturdu. Sigara yakıp bir kitap aldı eline. Okumak istiyor, okuyamıyor; başka şeyler düşünmek istiyor, düşünemiyordu. Aklında hep o vardı ve onu unutamıyordu. Lambayı söndürüp yattı. Gece, karanlığı örttü üstüne.
Bazıları uyuyabilmek için koyun sayarmış. O'nun kendine özgü başka bir oyunu vardı. Yanıtı bilinmeyen sorular sorardı kendi kendine. Sonra da o konularda kafa yorardı. Örneğin: Piraye, kıskandığı için Nâzım'ı ihbar ederek cezaevine girmesini istemiş miydi?, Abdurrahim, Atatürk'ün gerçek oğlu muydu? Oğluysa, annesi kimdi?,
Menderes idam edilmeseydi, gerçekten Çine Çayı'nın kıyısındaki salkım söğütlerinin altından Aydın'a hiç inmeyecek miydi? Böylelikle kendi sorunlarını unutması, sinirlerini gevşetiyordu.
O gece bu oyun da bir işe yaramadı...
("...sevildiğini bilen insan, bunu her zaman duymak ister.. her sabah sevdiğinin yanında uyanmak ister..")
Birden kalkıp telefona sarıldı. Telefonu bağlatırken saatin kaç olduğunu düşünecek halde değildi. Uzun uzun çaldırdı, açılmadı. Almaç elinden düştü...
Bahçedeki fıskıyeli havuzun yanında kahvaltı yapıyor, gazetesini okuyordu. Cansular da geldiler. Hiç beklenmedik bir anda buluşmanın, o tadına doyulmaz coşkusu yüzlerinden okunuyordu.
Otelin yöneticisi garsonlardan birine seslendi:
"Erdal, 103 numaradakilere haber ver, taksi geldi."
Gidecek olanlar, akşama doğru terasta gördüğü çiftti.
"Oteliniz gerçekten çok güzeldi, daha fazla kalmak
isterdik ama sıkıldık biraz..." dedi adam. "Birkaç gün de başka bir yerde kalacağız, kusura bakmayın," diyerek hesabı öderken, yöneticinin karşısında -bir suç işlemiş gibi- ezildikçe, kadın tırnaklarını yiyordu.
Onların o halini görünce, "İşte iki taş, bütün geceleri çöl bunların..." dedi içinden. Gazeteyi bırakıp, havuzun fıskıyesinden fışkıran suları izlemeye başladı.
Su sütunları çift çift yükseliyor, birbiriyle oynayarak belli bir yüksekliğe kadar çıkıyor, beyaz köpükler halinde şırıl şırıl havuzun tirşe sularına dökülüyordu. Arkadan gelenler değişik figürler çizerek aynı oyunu yineliyordu.
Su sütunlarından bazıları, birbirine hiç yaklaşmıyor, sanki birbirinden kaçar gibi ayrı ayrı yönlere gidiyordu. Bazıları ise, fıskıyeden çıkar çıkmaz, hemen birbirlerine kavuşmak için çırpınıyor, sonunda bunu başarıyor ve hiç ayrılmadan yoluna devam ediyordu. Fıskıyenin düzeneği, su sütunlarının oluşmasını sağlıyor ama aralarındaki oyunda belirleyici olmuyordu...

Yerinden kalktı, birbirine karışarak sarmaş dolaş akıp giden su sütunlarına uzandı, avuçlarıyla dokundu, okşadı, sevdi...
Islak elleriyle alnından geriye doğru saçlarını sıvazlarken garsona bağırdı:
"Oğlum, bir taksi de bana çağırır mısın?"

Sayfa Başı