İki kadın, aynı masada hiç konuşmadan oturuyordu. Genç olanı kitap okuyordu. Orta yaşlı, gözlüklü olan yeni gelmişti, izin alıp masasına oturmuştu. Önündeki yeni aldığı kitapları karıştırırken göz ucuyla genç kadına baktı, imrentiyle gülümsedi... Güzellik, gençlerin üstünde daha mı iyi duruyor ne? dedi. Bir de, temiz giyimli, bakımlı olunca... Kitaplardan birini açtı, gözleri satırlarda gezindi ama gönlü kaybettiği bir şeyleri arar gibi on yıl gerilerde dolaştı durdu... Genç kadın, okuduğu kitaba öyle dalmıştı ki, küllükteki sigarası sonuna kadar yanıp bitmişti. Yüzü karmakarışıktı. Arada bir gülecek gibi oluyor, birden sanki görünmeyen bir el yüzünü cırmıklıyordu. Acıyla sevinci birlikte yaşıyordu.
Kafeteryada bütün masalar doluydu. Oturacak yer bulamayanlar çaylarını, kahvelerini ayakta içiyorlardı. Genç kadın bir ara kitaptan başını kaldırdı, gözlüklü kadına şöyle bir bakıp geçti. Ortadaki beton direkte asılı duran martı fotoğrafını gördü, uzun uzun baktı. Ne güzel çekmişler, ama, çarmıha gerilmiş İsa'ya benziyor, sevmedim, dedi. Direğin yanında ayakta duran genç bir çifte gözü takıldı. Şakalaşıyor, gülüyorlardı. Erkek, kadının boynuna kolunu dolayıp, dudaklarını yanağına kondurunca, gözlerini kaçırdı, başını çevirdi. Gözlüklü kadının dikkatle kendisine baktığını görünce, kaşları çatıldı. O da üzüldü, utandı, ama kötü bir amaçla bakmadığını söyleyemedi. Ne yapayım, merakın freni yok ki, dedi. Bakışları da yüzü gibi gizemliydi, bu kadının bir derdi var, ama ne? diye düşünmeye başladı. Daha fazla dayanamadı, onunla konuşmak istedi. Sigara bazen işe yarıyor. Paketi uzattı, kurutulmuş gül yaprağına dokunur gibi çekinerek sordu: "Sigara alır mısınız?"
Teşekkür edip sigarayı aldı ve hafifçe güldü. Gülünce, elâ gözlerindeki duman dağılmış, ışıltılı bakışları yüzünü aydınlatmıştı. Kitabı kapatıp, kılıflı çakmağıyla sigaralarını yaktı. Birbirlerini tartan bakışlarla konuşmaya başladılar. Gözlüklü kadın, kendisiyle masasını paylaştığı için teşekkür ettikten sonra adını sordu. "Adım," dedi, durdu, düşündü, "Zühal," dedi. Güzellik uzmanı olduğunu, Göztepe'de bir salonu bulunduğunu söyledi. "Benim adım da Kevser," dedi. Hızlı hızlı konuşmaya devam etti: "Emekli öğretmenim. Suadiye'de oturuyorum ve özel bir dershanede çalışıyorum," dedi. Çok heyecanlıydı. "İlk tanışma anlarında hep böyle olur, kendimi yeni baştan yaratıyormuş gibi bir duyguya kapılır, heyecanlanırım. Burjuva kültürü almış olanlar duygularını belli etmez, kendilerini hemen ele vermezler. Ama bizler öyle değiliz, değil mi?" diyerek düşüncesini onaylatmak istedi. Zühal de başını eğerek söylediklerine inanmış göründü. İki eski dost gibi içtenlikle söyleşilerine devam ettiler.
Zühal, Kitap Fuarı'na ilk kez gelmiş ve çok sevmiş. Eşi, oğluyla evde kalmış, o böyle yerlere gelmezmiş. Standların arasında dolaşırken gördüğü cıvıl cıvıl çocuklar, güler yüzlü kitapseverler, rengârenk kitaplar insana umut aşılıyormuş. Kitaplarını imzalayan bir yazarın önünde çok sayıda okurun beklediğini görünce, o da sıraya girip bir kitabını imzalatıp almış. O kitaptaki bir öyküden çok etkilenmiş. Şöyle bir göz atmak istemiş, sonra bırakamamış. Baş tarafını kaçırdığı güzel bir film izlemiş gibi olmuş. Kevser Hanım masasına geldiğinde ikinci kez okuyormuş. Yazarı, o öyküyü gerçek yaşamdan aktarmış olabilirmiş. Pek duyulmasa da, öyküde anlatılan \'Yasak Aşk'a benzer ilişkiler çok yaşanıyormuş.
Çaylarını içerken daha çok kitaplar ve yazarlar üzerine konuştular. Zühal fuardaki izlenimlerini anlat-maya devam etti. "Sevdiğim yazarlarla karşılaşıp merhaba demek hoşuma gitti. Yalnız, bir şeye çok üzüldüm; Yazarlar Sendikası Standı'ndaki yazarlardan tanınmış olanların, ünlülerin kitapları çok satılıyor, ama diğer yazarlar görmezlikten geliniyor. Bir de, televizyonlarda program yapan kimi yazarların uyduruk kitaplarının çok satılmasını yadırgadım. Kapağında resmini görenler ka-pışıyorlar..." dedi. Kevser Hanım, Zühal\'in gözlemlerine aynen katıldığını söyledikten sonra, "Ben de, yapıtlarını beğenerek okuduğum bazı yazarları yakından tanıyınca, düş kırıklığına uğradım. Kibirli olmaları ve insanlara te-peden bakmaları hoş değil" dedi. Başka şeyler de konuş-tular. İki kadın bir araya gelince, özel yaşama değin-meden olur mu? Kevser Hanım, kızı Aysun'un kendisini üzdüğünü söyledi. "Çok dik başlı, ne yapacağım bilemi-yorum," dedi. "Kitap Fuarı'na getiremedim, ben ona ya-kınlaşmak istedikçe, o benden kaçıyor. Buraya gelir-ken trende, vapurda sürekli onu düşündüm. Ergenlik çağımda ben de annemle dolaşmak istemezdim, fizyo-lojik değişimle ortaya çıkan bir olgu herhalde? Ne diye-lim," diye yakındı. Zühal üzgünce, "İnsan boyuna göre buluyor, huyuna göre bulamıyor," deyip iç geçirdi. Sözün arkasını getirmedi. Kevser Hanım işkillendi, acaba Aysun için mi söylemişti, yoksa?.. Masasına oturduğundan beri, Zühal'in davranışlarında bir tuhaflık seziyor, ama nedenini sormaya cesaret edemiyordu. Aslında sorabilse, içini dökeceğinden kuşkusu yoktu. O durumdayken dinleyecek birini bulunca, dertlerini paylaşma isteğine karşı koyulamayacağını biliyordu. Ama, vakit epeyce ilerlemişti ve yolu uzundu. Karanlık bastırmadan gitmek istiyordu. Zühal, saatine baktığını görünce, "Gidecek misiniz yoksa," diye sordu. Biraz daha kalsanız olmaz mı? der gibi bakıyordu."Yarım saat daha kalabilirim," dedi. Gözlerini kırparak gülümsedi. Elini çenesine dayadı, başını yan tarafa eğdi, öylece yüzüne bakmaya başladı. Kevser Hanım, tam sırası deyip aklından geçenleri soracağı anda, Zühal ondan önce davranıp, sorulmasından pek hoşlanmadığı soruyu sürdü önüne:
"Eşinizden neden ayrıldınız? "
"Anlatması zor!"
"O halde, şöyle sorayım; aşk mı bitti, yoksa, aşk mı bitirdi?" "Biz başka nedenlerle ayrıldık ama genel olarak sizin dediğiniz gibi oluyor. Evliler arasında kişilik çatışması başlayınca, doğal olarak aşk bitiyor. Ne var ki insan aşksız yapamıyor. Evliliğinde aradığı mutluluğu bulamayanlar yeni arayışlara yöneliyor ve ayrılıklar kaçınılmaz oluyor." Zühal, okuduğu kitabı eline aldı, sayfalarını dalgalandırarak şöyle dedi: "Yeni arayışlar deyince aklıma geldi; okuduğum öykünün kahramanı Yeşim, evli olduğu halde başka birini seviyormuş. Konuşmamızın başında dedim ya, gerçek yaşamda da vardır öyleleri. Bu doğru mu sizce? " "Doğru değil, yalnız..." deyip sustu. Biraz düşündüktün sonra, "Evli iken başka birini sevenlerin, sonuçlarına katlanmayı göze alarak, gerçeği eşine söylemesi gerekir." "Aynı durumda siz olsaydınız, söyler miydiniz? " "Evet, söylerdim." Zühal çok şaşırdı. Sigarasını yakarken elleri hafiften titremeye başladı. "Onu söylemek kolay mı? Sonucunun ne olacağını biliyor musunuz," dedi. "Eğer, olgun ve kültürlü biriyse saygı duyması gerekir. Değilse, hoş karşılamaz kuşkusuz." | | Zühal sustu, sigarasının üstünde duran çakmağı eline aldı, bilinçsizce yakıp yakıp söndürüyordu. Öyle bir şey olsa, kocasının ne yapacağını kestiremiyordu. Aklından korkunç şeyler geçti, ürpertiyle başını salladı. Düşünmesi bile ürkütücü, dedi. Yalan söylemek daha mı iyi sanki, diye ikirciğe düştü sonra. O sırada fuar hoparlöründen, yayınevlerinin standlarında kitaplarını imzalayan yazarların adlarının okunduğu duyuru başlayınca irkildi. "Bağışlayın, dalmışım," dedi. "Öykünün kadın kahramanı Yeşim'i düşünüyordum. Sizin dediğinizin aksine, kocasına bir sevgilisi olduğunu söyleyememiş, yalan söylemek zorunda kalmış! Üstelik kocası da aydın bir insanmış." "Yalansız bir yaşam tasarlamak olası mı? Zaman zaman hepimiz söylemiyor muyuz," diyerek güldü Kevser Hanım. "Haklısınız, söylüyoruz... Bugün, ben de size yalan söyledim!" deyip utançla başını öne eğdi. "Ne yalanı?!" "Benim gerçek adım Zühal değil!" "Olabilir," dedi Kevser Hanım. Şaşkınlığını belli etmeden sevecenlikle yüzüne baktı, karşılıklı gülümsediler. Zühal, üstünden bir ağırlık gitmiş, bir suçtan kurtulmuş gibi rahatlamıştı. "Takma ad kullanmanızın bir nedeni, ya da anısı vardır herhalde? Bana güvenebilirsin, anlatırsan sevinirim," dedi Kevser Hanım. Kulaklarına kadar kızardı yüzü. Dirseklerini masaya koyup başını ellerinin arasına aldı, düşünmeye başladı. "Bunda utanacak bir şey yok, lütfen..." diye rica edince onu kırmadı, anlatmaya başladı: "Bu adı bana Işık taktı. Bir gün yan yana oturuyorduk, birden gözlerimiz kıpırtısız kaldı, bakışlarımız kenetlendi. Işık, yavaşça elimi avuçlarına alıp okşadı, öptü... İlk kez, gönül tellerimin titrediğini duyumsadım. Elimi çekemedim. Işık da: 'Şimdiye kadar böyle bir mutluluğu hiç tatmamıştım, ne yazık ki, bana bu mutluluğu veren kadın yanımda olsa da, yıldızlar kadar uzak bana,' diyerek hüzünlendi. Umutsuzca yüzüme bakıp, 'Bundan sonra senin adın Zühal olsun,' dedi. Bu adı çok seviyorum, o yüzden size de onu söyledim." "Bir dakika, Işık kim?" "Işık, benim sevgilimdi. Eşimle Işık'ın çalıştıkları kamu kuruluşunun, Akçay'da bir kampı vardı. Üç yıl önce yaz dinlencesinde orada tanışmıştık. Daha sonra gizli gizli buluşup, görüşmeye başladık. Yaptığımızın çılgınlık olduğunu biliyorduk, çünkü ikimiz de evliydik ve çocuklarımız vardı! Her buluşmamızda, buna hakkımızın olmadığını, en kısa zamanda bu ilişikiyi bitirmemiz gerektiğini söylüyorduk. Daha kapıdan çıkmadan birbirimizi özlüyor, yeniden buluşuyorduk. Sonunda, eşlerimizden boşanıp evlenmeye karar verdik. Başımızı alıp gidecektik buralardan. Ama olmadı... Ol-madı işte..." Yine sigara yaktı. Çok sigara içiyordu. "Aslında, bizim durumumuzu daha gerilerden alarak anlatsam iyi olurdu, dedi. Çünkü, Işık'ın hanımının nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Benim eşimi de anlatmak zor, tanımanızı isterdim! Neyse..." "Evet, haklısın," dedi Kevser Hanım.
O sırada boş bardakları toplayan garsondan nescafe istediler. Kevser Hanım bir anısını anlatıyordu. Zühal onu dinlerken yine dalıp gitmişti. Kevser Hanım sözünü bitirince, tatlı bir rüyadan uyanır gibi güldü, utangaç bir sesle, o da bir anısını anlatmaya başladı: "Bir gün telefonla konuşuyorduk. Telefonu kapatınca, Işık'ın ilk kez elimi tutup, öptüğünü anımsadım. Elime baktım, dudaklarının dokunduğu yerlerin seğirdiğinin ayrımına vardım ve hafifçe yanmaya başladığını duyumsadım. Orada başlayan ateş tüm bedenimi sardı, kendimden geçip düşlere daldım. Gürül gürül akıp giden serin sular gibiydi Işık... Dokunuyor, okşuyor, ama tutamıyordum avuçlarımda... O sırada kocamın, 'Ben gel-diiim...' diye bağırmasıyla irkildim. Telefonda konuştuklarımızı duyduysa diye ödüm kopmuştu..." O anı yeniden yaşıyormuş gibi eline bakıyordu. "Peki, sonra ne oldu, neden ayrıldınız?" "Ne olacak, komşuda pişen kuru fasulye ile gizli aşkın kokusu çabuk duyulurmuş! Işık'ın eşi ilişkimizi öğrenmiş, ona baskı yapmaya başlamıştı. Daha kötüsü, bir gün evime gelerek bana gözdağı verdi. Işık'ın peşini bırakmazsan, kocana söylerim dedi. O gidince hemen Işık'ı aradım, ne yapacağımızı sordum. Hani, evlenecektik ya, onu anımsatmak istedim. Ne dese beğenirsiniz? Beyefendi boşanmayı göze alamıyormuş... Koşulları uygun değilmiş... Her şeye yeni baştan başlamak için çok geçmiş... Şöyleymiş... Böyleymiş... O anda dünyam karardı..." Gözleri bulutlandı, ağladı ağlayacaktı... Özür dileyerek çantasını açtı, kâğıt mendil çıkardı. Çantasını kapatırken tekrar açtı, bir kâğıt aldı, okumaya başladı. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanaklarından aşağı indi. O kâğıdı, kutsal bir emanet gibi dikkatle katlayıp çantasına koymaya hazırlanıyordu. Kevser Hanım, "Bakabilir miyim?" diyerek istedi ve hemen, "Sakıncası yoksa..." diye ekledi. Bir şey söylemeden uzattı. Alıp okumaya başladı:
( Sevgili Zühal, Yaşam, bana her zaman iki şeyi dayattı; biri acı, diğeri de hüzün... Sevinci ve mutluluğu hep esirgedi benden. Böyle olduğunu bildiğim halde, seni de bu yazgının içine çektiğim için ne kadar üzgünüm bilemezsin. Eşimin, evine gelerek seni aşağılamasının utancı, senin kadar beni de yaraladı. Artık yüzüne bakamam! Seni çok özleyeceğim... Hoşça kal canım. Işık.) Kevser Hanım mektubu okuyup verirken, "Senin adına üzüldüm," dedi. Zühal'in buğulu gözleri sevinçle parladı ve kayıran bir sesle, "Beni kınamadınız, değil mi," diye sordu. Bir sanığın, yargıç karşısında suçsuzluğunu anlatan bakışlarına benzer bir anlatımla yüzüne bakmaya başladı. "Hayır kınamadım. Bir arkadaşım, öğretmenler odasında Cengiz Aytmatov'un 'Cemile'sini okuyup bitirince: 'İnsanın aşkla, nerde, ne zaman buluşacağı belli olmuyor!' demişti. Senin öykünü dinleyince ben de aynı şeyleri düşündüm. Seni neden kınayayım?" "Teşekkür ederim. Keşke herkes sizin gibi anlayışlı olsa. Biliyorsunuz, böyle ilişkiler duyulunca erkeği suçlamazlar da, kadına orospu derler!.. "
"Ne diyelim, onların ayıbı o!"
"Çekirdeğin kabuğu ne kadar kalın olursa olsun, onu kıracak gücü içinde taşıdığını biliyoruz. Biz kabuğumuzu çatlattık, ama ne yazık ki kırmayı başaramadık!.. " "Zühalciğim seni çok iyi anlıyorum, benzeri duyguları vaktiyle ben de yaşadım. Yalnız, gücümüzü aşan durumlarda kendimizi fazla zorlamamalıyız. Aksi halde, daha çok acı çekeriz..." O sırada yanlarına Zühal'in bir arkadaşı geldi. Kevser Hanım izin isteyip kalktı. . Dostça kucaklaşıp ayrıldılar. Sayfa Başı |